“Yaşam Başka Yerde” demiş büyük üstad Milan Kundera... Evet bu sene de başka yerlerdeki yaşamları keşfetme heyecanıyla, büyük seyyah Evliya Çelebi’nin torunları olarak gezmeye, gözlemlemeye ve öğrenmeye devam ettim. Mamafi bu seferki tecrübeyi tüm diğer seyahatlerden farklı kılan 2 temel nokta vardı:Tecrübenin içeriği ve gerçekleştiği yer.
Zira bu yaz bir aylığına Afrika kıtasının naçizane ülkelerinden biri olan Togo’da “Terre des Jeunes” adlı bir organizasyonla gönüllü çalışmaya katıldım. Bir ay boyunca yaşadıklarım esasında tüm diğer seyahatlerden daha anlamlı ve daha gerçekti. İstanbul’a dönerken de benimle sırt çantamda gelen iki temel yük vardı: Gözlemlediğim sarsıcı gerçekler ve onları burada paylaşma sorumluluğu.

Hikaye aslında şöyle başladı...Geçen sene sosyal sorumluluk ve gönüllülüğe dayanan işlere çokca vakit ayırdım. Bu da geniş ağlara yayılıp, pek çok kurumla iletişim sağlamamda yardımcı oldu. Afrika çok uzak görünen ama benim hep ulaşmak istediğim yerlerin başında geliyordu. ÇYDD’nin bana daha önceden sağladığı bir sosyal ağ sayesinde Togo merkezli “Terre des Jeunes” kurumuna ulaştım. Daha fazla ilerlemeden, bu tecrübeyle ilgili ilk akla gelen“Yahu ne işin var Afrika’da?” sorusunu cevaplamak isterim.
|
|
Sabahleyin yataktan neyi düşünerek, hangi amaçla, ne için, neye inanarak kalkıyorsunuz?
Doğuştan sahip olduğumuz yaşam koşulları, toplumdaki yer, sınıf, sosyal statü, yeteneklerimiz, zekamız, gücümüz çoğu zaman toplumdan ayrı bir birey, yalnız bir Deniz Toprak olarak hareket etmemize sebep oluyor. Çünkü ben kendime sahipsem, doğustan sahip olduğum değerler, avantajlarla ürettiklerime de sahibim diye düşünüyoruz. Tıpkı bir parça araziye sahip olduğunuzda o arazide üretilen her şeye sahip olmanız gerektiği gibi. Fakat ben sabah yatağımdan kalkarken üstümde taşıdığım o “Deniz Toprak” kalıbını, giysisini zaman zaman orada bırakırım, çevreme ve insanlığa kendimden daha fazla odaklanmak istediğimde. Çünkü o giysi olmadan tüm önyargılar ve tabulardan uzak, sadece bir insan, bir enerji kalıbı olarak dolaşırız etrafta; bu da Dünya’yı daha rasyonel gözlemlememe yardımcı olur. Çünkü ben şuna inanırım; çevremi geliştirmek amacıyla kendimi de geliştirmeliyim. Dışa kapalı bir “ben” olmanın en güzel tasviri bir akşam yemeğinde haber kanalını izlerken gördüğümüz acı, hüzün dolu bir kareyi “Aman Tanrım, çok korkunç!” dedikten sonra arkamızı dönüp yemeğe devam etmemizdir. Esasında soru şu; yaşadığımız hayatı sevmek mi, yoksa sevdiğimiz hayatı yaşamak mı?

Tüm bu söylediklerimi geçenlerde okuduğum bir araştırma destekledi. İngiltere’de yapılan araştırmaya göre ürün etiketinin üzerinde sosyal sorumlulukla ilgili bir şey varsa tüketici %20 daha fazla ödemeye hazırmış. Bu dürtünün en önemli sebebi bir çeşit kelebek etkisinin zihinlere yerleşmeye başlaması. İnsanlar, “Dünya’nın öbür ucundaki sorun artık benim de sorunum” diyerek yaklaşıyorlar.
|
|
Uzun bir parantezin ardından Afrika anılarına geri dönecek olursak, orada görevim bir ay boyunca Ahepe adında Togo’da bir köyde ingilizce öğretmenliği yapmaktı. Ahepe iyi durumda olan köylerinden biriydi Togo’nun ama bana orası bile yeterince sarsıcı gelmişti. Köyde evlere ulaşan bir su sistemi yok, elektirik sınırlı yerlerde var dolayısıyla akşamları köyün çoğu yeri karanlık ve Togo’da eğitimdeki başarısızlık neredeyse sağlık ve temizlik konularındaki yetersizlikleriyle yarışıyordu. Tüm bu yetersizlikler ve yoksullukların yanında Afrika’daki serüvenimde beni asla yalnız bırakmayan bir gülümseme ve sıcaklık vardı insanların yüzlerinde. Beyaz insanlara Frankofon ülkelerinde “Yova” diye sesleniyorlar, yeni konuşmayı öğrenen çocuklar bile size “Yova Yova Bonne Soir” (Beyaz adam iyi akşamlar) diyerek şarkı söylüyorlardı.
Ve işte birgün ikilemlerle dolu Togo sokaklarında kaybolmuş bir şekilde yürürken biri benimle konuşmaya başladı. Bana etrafıma bakıp geldiğim yerlerde bu derece yoksulluğun olup olmadığını sordu. Benim “hayır, yok” cevabımın üzerine, “peki buranın böyle kalmasına nasıl izin veriyorsunuz o zaman” diye sordu. Fazlasıyla sert olan bu soru bir ajitasyon örneği olarak görülebilir ama bana daha farklı bir şey hatırlattı: Bonsai ağaçlarını...
Yoksul insanları küçük, bonsai ağaçlarına benzetirim. En çok uzayan ağacın en iyi tohumunu alsanız bile onu yetiştirdiğiniz yer o ağacın ne kadar büyüyeceğini belirler. Temel, o tohumun büyüdüğü yerdir belirleyici olan, insanlar için de bu temel topluma denktir. Demek oluyor ki, eğer biz bu temeli, tohumun büyüdüğü yeri yani toplumu değiştirebilir ve geliştirebilirsek, o ağacın büyümemesi için hiçbir sebep kalmayacaktır. Çünkü yoksulluğun nedeni yoksul insanlar değil, yaklaşımlardır.
Dönüş uçağımda tüm bu sarsıcı gerçekleri yanımda oturan ilginç Alman arkadaşla bir yandan idrak etmeye bir yandan sorgulamaya çalıştık. “Herşeye sıfırdan mı başlasak, yoksa herşeyi sıfırlayarak mı” başlasak ekseninde felsefenin ve tüm diğer sosyal bilimlerin çıkmaz sokaklarında kaybolurken önüme çıkan iki temel gerçekle karşılaştım: “Afrika populasyonunun yarısı enternasyonel yoksulluk çizgisinin altında” diye başlayan Wikipedia verilerine odaklanarak mümkün oldukça bu verilerden -birgün bizim de paylaşmak zorunda olacağımız verilerden- uzak kalmaya çalışmak, ya da bu dünyalar tatlısı sıcak insanlar için zihinlerde bir pencere açarak işe başlamak. Ben oyumu ikinci seçenekten yana kullanıyorum, seçim sizin...
Deniz Toprak
2009-2010 Mezunumuz
|